17 Nisan 2009 Cuma
Ahmet Altan - 15.04.2009
Konuşması çelişkilerle doluydu ama bence asıl sorun o değil.Asıl sorun, bir genelkurmay başkanının konuşmasının bilmem kaç televizyon tarafından canlı olarak yayınlandığı bir ülke olmamız.
Bizim bilinçaltımız temelinden çarpılmış.
Çok doğal geliyor bize Genelkurmay Başkanı’nın her konuda bir “başöğretmen” edasıyla konuşması ve bu konuşmanın böyle yayınlanması.
Hangi gelişmiş ülkede böyle bir sahneye rastladınız?
Hiçbir ülkede.
Biliyorum, “bizim özel koşullarımız var” diyecekler.
Zaten de sorun o işte, “özel koşullarımız” olması ve cumhuriyet tarihi boyunca bu koşulların hiç değişmeden sürmesi.
Asıl can alıcı soru da bu:
“Niye bizim özel koşullarımız var?”
“Kürt meselesi” derseniz, Britanya’yı, İspanya’yı hatırlamanız gerekir.
Oralarda İrlanda ve Bask sorunları vardı, genelkurmay başkanlarının konuşmaları her yıl böyle televizyonlardan yayınlanıyor muydu?
Hayır.
Bizim, evet, “özel koşullarımız” bulunuyor, daha doğrusu bir tane “özel koşulumuz” var bence, o da “ordunun siyasetin içinden çıkmama” direnci.
Dün Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasında, bizim “özel koşulumuza “göre olumlu sözler de bulunuyordu.
“Türkiye halkı,” dedi.
“TSK demokrasi rejimine saygılıdır” dedi.
Bir ordu, “demokrasiye saygılı olduğunu” açıklamak zorunda kalıyorsa ve bu “olumlu” bir işaret olarak görülüyorsa, zaten bu da bir sorundur.
Ordunun demokrasiye saygılı olması, söylenmeye bile muhtaç olmayan bir gerçek olarak yerleşmiş bulunmalı bir ülkenin hayatına.
Ama ordu demokrasiyi öylesine hoyratça hırpaladı ki bu ülkede, böyle bir lafı bile “olumlu” bulacak hale geldik.
Tabii, çok tuhaf sözler de söyledi.
“Ulus-devleti” savundu mesela.
Hem Avrupa Birliği’ne başvuracaksın hem de “ulus-devlet” kalacağız diye tutturacaksın.
Avrupa Birliği üyesi “ulus-devlet” nasıl olunacak?
AB’ye üye olursan, “ortak para” kullanacaksın, “hukuk birliği” olacak, “ortak anayasayı” kabul edeceksin, “sınırlar” bulunmayacak.
Ulus-devlet ortadan kalkacak anlayacağınız.
Peki, Genelkurmay Başkanı Avrupa Birliği üyeliğine karşı mı?
Açıkça söylemedi ama eğer “ulus-devlete” bu kadar meraklıysa AB’ye karşı demektir.
O zaman da bir toplumun bütün hayatını ve geleceğini değiştirecek bir siyasi konuda Genelkurmay Başkanı nasıl “belirleyici” olmaya çalışır?
Devlet politikası olarak AB üyeliği benimsendiyse, sen de buna karşıysan, yapabileceğin tek şey “istifa etmek” ve AB karşıtı bir siyasi parti kurmak ya da böyle bir siyasi partiye katılmaktır.
Ama sen belirlenmiş bir devlet politikasına karşı çıkarsan ve istifa etmeyip bu konudaki fikirlerini “dikte etmeye” kalkarsan, “TSK demokrasiye saygılıdır” lafı havada kalır.
Demokrasilerde, genelkurmay başkanları bu tür siyasi kararlara karışamıyorlar.
Karışmaya kalktıklarında, “sana ne, sen kendi işinle uğraş” cevabını alıyorlar.
Bana sorarsanız, Orgeneral’in konuşmasındaki büyük “hatalardan” biri de “koruculuk” sistemi için gösterdiği örneklerdi.
Irak’ta ve Afganistan’da Amerikalıların “koruculuk” sistemini kurduklarını söyledi.
İyi de, onlar o topraklarda “işgal ordusu”, kendi ülkendeki uygulamalar için “işgal ordularının” yöntemlerini örnek gösteriyorsan, kendini kendi topraklarında “işgal ordusu” gibi görüyorsun sonucu çıkar.
Bir ordu, kendi topraklarında “işgal ordusu” gibi davranmamalı.
O davranışların sonucu iyi olmuyor.
Bir de Huntington meselemiz var.
Orgeneral, Huntington’dan o kadar söz etti ki Huntington’ın da bir “general” olduğunu düşünmeye başladım.
Huntington’a atfen ileri sürdüğü taleplerin en tehlikelisi “ordunun özerk davranma” gereğiydi.
Ordu savaşta “özerk” davranamaz.
Savaşın zamanını, yerini, amacını ve hedefini parlamento belirler.
Ordu, o hedefe ulaşmak için yapılması gereken “askerî” eylemlerin biçimini belirlemekte “özerktir” sadece.
Kimse onlara, “şuraya da dört tabur kaydır” diyemez.
Ama ordu da, “ben savaşın amacını ve hedefini belirleyeceğim” diyemez.
Savaş siyasetin bir parçasıdır ve o yüzden kiminle, ne zaman savaşılacağına siyasiler karar verir.
Genelkurmay Başkanı, “anayasanın değiştirilemez maddelerinden” de söz etti.
Bundan Genelkurmay Başkanı’na ne?
Aftan söz etti.
Bundan Genelkurmay Başkanı’na ne?
Asıl sorun bu işte, “Genelkurmay’ın bu ülkeyi yönetmek istemesi, dahası bunun kendi hakkı olduğuna” inanması.
Genelkurmay başkanlarının konuşmaları hakkında yazı yazmak zorunda kaldığımız sürece “sorun” bitmez.
Bir gün buna ihtiyaç kalmadığında Türkiye’nin “özel koşulları” ve sorunları da sona ermiş olur.
Dürüstlük iyidir.
Açıklık iyidir.
Netlik iyidir.
İkiyüzlülüğe tenezzül etmemek iyidir.
Kaypaklığa, kayganlığa kaçmamak iyidir.
Bunlarda anlaşıyor muyuz?
Anlaşıyorsak devam edelim.
Askerî darbelerin her türü alçaklıktır.
Kendi halkına silah doğrultmak ihanettir.
Bunda anlaşıyor muyuz?
İşte burada bir sessizlik oluyor.
Kendine “sol” diyen, kendine “aydın” diyen, kendine “yazar” diyen insanların bir kısmında bir kayganlık ve kaypaklık beliriyor bu noktada.
Sizi bilmem ama bende bir tür iğrenti duygusu yaratan bir kaypaklık bu.
“Ergenekon” meselesi ortaya çıktığından beri ortalık iyice bir kaypaklaştı.
Çünkü Ergenekon dediğiniz şeyin ana damarı darbecilik.
Ergenekon’u savunmak için kıvranıp duran bu “solculara, yazarlara, aydınlara” açıkça, net bir şekilde sormalıyız.
Darbe konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bir askerî darbeden yana mısınız?
Değil misiniz?
12 Eylül’ü “lanetleyen”, 12 Eylül’de acı çekmiş çok insanda darbe heveskârlığı görmek insanı şaşırtıyor.
Bunlar ya mazoşistler...
Ya da “12 Eylül’de solcuları astılar, o kötüydü, bu sefer dindarları, Kürtleri, demokratları asacaklar, o iyi” diyen ikiyüzlü, aşağılık, vicdansız bir inanışları var.
Sanırım “darbe” konusunda bir türlü açık konuşamamalarının arkasında, “bunun nasıl aşağılık bir iş olduğunu fark eden” bir düşünceyi hâlâ içlerinden silememiş olmaları yatıyor.
Yakında o “düşünce kırıntısından” da kurtulup maskelerini iyice atarak yüzlerini bize gösterirler.
O güne kadar onlara sormalıyız.
Darbeden yana mısın, değil misin?
Darbeden yanaysan, yap darbeyi.
Cezası neyse çekmeye de razı ol.
Bu sefer darbeyi de, darbecileri de affetmeyecekler çünkü.
Yok, “darbeye karşıyım” diyorsan, o zaman Ergenekon’u niye savunduğunu, dilini kulağından çıkarıp açıkça anlat.
Ergenekon’la darbe arasında bir bağ olmadığına mı inanıyorsun?
Ergenekon sanıklarının, bir darbe hazırlığında olmadıklarına mı inanıyorsun?
Eğer öyle inanıyorsan, bulunan cephanelikleri, Danıştay baskınını, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombayla Ergenekon cephaneliğindeki bombaların aynı seri numarasına sahip olmasını, darbeci paşaların hazırladıkları “lahikaları”, fişlemeleri, kayıtlara geçen konuşmaları, yazışmaları, toplantıları, Özden’in ve Balbay’ın günlüklerini, İlhan Selçuk’un “paşaya” söylediklerini, Manisalı’nın General Ersöz’e tavsiyelerini, rektörlerin “hemen harekete geçelim” önerilerini nasıl açıklıyorsun?
Ne bunlar sence?
Oyun mu?
Eğlence mi?
Ergenekon sanıkları arasında bulunan JİTEM’cilerin Güneydoğu’da öldürdükleri insanlar “hayal” mi?
O kuyulardan çıkan kemikler ne?
“Darbeye karşıyım” diyorsan ve Ergenekon’u savunuyorsan bunlara ne diyorsun?
Kıbrıs’ta yapılanlar hakkında, “oğula babasını öldürtecek” beyin yıkamaları hakkında, dağıtılan milyonlarca dolar hakkında ne düşünüyorsun?
Bir sendika başkanının milyonlarca doları darbecilere vermesi sana normal mi geliyor?
Profesörlerle darbecilerin işbirliğini olağan mı karşılıyorsun?
Niye Ergenekon’u savunuyorsun?
Niye gerçekleri gizlemeye çalışıyorsun?
Söyle bize, bunları niye yapıyorsun?
Darbecilerin gelip dindarları, Kürtleri, demokratları asması çok mu mutlu edecek seni?
Çok mu sevineceksin?
O insanların öldürülmesi için çalışanları desteklemek sana “solculuk” gibi mi gözüküyor?
Böyle bir şeyi desteklemek insanca mı geliyor sana?
Yeryüzünde darbecileri destekleyen kaç aydın gördün?
Faşistlerle kolkola giren kaç sanatçı tanıyorsun yeryüzünde?
Biliyorum var birkaç tane ama onlar da “lanetliler” arasında çoktan yerlerini aldılar.
Onların arasına mı katılmak istiyorsun?
Kendine sanatçı diyen, aydın diyen, yazar diyen, gazeteci diyen daha da önemlisi kendine “insan” diyen biri için “darbeyi desteklemekten” daha büyük bir günah, daha büyük alçaklık, daha büyük bir suç yoktur.
“Ben AKP’ye kızıyorum onun için darbeyi destekliyorum” demek insanı alçaklıktan kurtarmaz.
AKP’ye karşıysan ona oy verme, ona karşı bir partiye gir çalış ama “halk benim seçtiğim partiyi seçmez onun için darbe olsun” dersen küçük bir Kenan Evren olursun.
Oluyorsun da.
Üstelik o, darbeyi yapmıştı, sen sadece “işbirlikçisin”, darbecilerin peşinde “paşam, paşam” diye dolaşan bir arsızlıkla kirlenmişsin.
“Dindarları, Kürtleri, demokratları assınlar”, bunu mu istiyorsun?
Sen buna “solculuk” mu diyorsun, sen buna “sanatçılık” mı diyorsun, sen buna “ilericilik“mi diyorsun?
Bunlar ilericilikse, “rezillik” nedir be oğlum, kaypaklık nedir, alçaklık nedir?
ahmet altan
| |||
| | |||
Modern demokrasilerde toplum ya da siyaset silahlı ya da silahsız bürokratların değerlendirmesine, eleştirisine, hele hele tasarımına konu edilemez. Tam tersine modern demokrasilerde toplum, sivil siyaset yoluyla oluşan parlamentoları aracılığıyla devletin, devlet organlarının ve doğal olarak ordunun hareket alanını, görev, yetki ve sorumluluklarını belirler. Konumu ve rütbesi ne olursa olsun hiç kimsenin, halkın maddi ve manevi büyük fedekarlıklarla oluşturduğu orduya sırtını dayayarak, millete ders verme, bununla da yetinmeyip şekil verme cüretini göstermeye hakkı olamaz. Halk iradesini önceleyen modern demokrasilerde dışarıdan kaynaklanabilecek muhtemel tehlike ve tehditlere karşı kamunun güvenlik ihtiyacını karşılamak için oluşturulmuş bir örgütün halkın yaşam tarzını, sosyal girişimlerini, inançlarını, düşüncelerini hedef alır hale gelmesi asla düşünülemez. Modern demokrasilerde atanmış silahlı/silahsız memurlar ordu ile sivillerin ilişkisinin nasıl olması gerektiği konusunda ağızlarını bile açamaz, akıl veremez, dayatmada bulunamaz. Modern demokrasilerde atanmış silahlı/silahsız bürokratlarla sivillerin ilişkisini belirleme hak, yetki ve sorumluluğu sadece ve sadece sivillerin demokratik ve meşru oylarıyla belirledikleri yasama organınındır. Bu ilkeyi ihlal eden hiçbir görüş, düşünce ve yaklaşım kimden gelirse gelsin tartışılmaya değer bulunmaz. Türkiye'de olduğu gibi tüm modern demokrasilerin, sivil yönetimlerin talepleri doğrultusunda kurumların profesyonellik alanlarıyla ilgili olarak görüş bildirmesini sağlayacak mekanizmaları vardır, olmalıdır. Diğer kurumlar gibi ordu ve mensupları da görüş, beklenti, uyarı ve düşüncelerini doğrudan kamu ile değil, sadece amirleri sayılan seçilmişlerin belirlediği yetkililere aktarmakla yükümlüdürler. Ordu mensupları ancak sivil yönetimin ihtiyaç duyması ya da fayda görmesi halinde görüşlerini halkla paylaşabilirler. Modern demokrasilerde sadece kamuya hizmet amacıyla belirli görevlere atanmışların halkı sınıflara ayırarak bunlardan bazılarını bir tehdit unsuru olarak göstermesi ve hedef haline getirmesi düşünülemez. Sivillerin şiddet içermeyen düşünce, söylem ve eylemleriyle mücadele ancak yine şiddet içermeyen karşıt düşünce, söylem ve eylemlerle olur. Bunu yapmanın yeri de ordu kademeleri değil, sivil toplum ve sivil siyasettir. Modern demokrasilerde devlet kurumlarının ve top yekün atanmışların hizmet sağlama konusunda vatandaşlar arasında bir ayrımcılığa gitmesi düşünülemez. Böyle bir yola gitmesi suç kabul edilir ve şiddetle cezalandırılır. Hiçbir modern demokrasi ve çağdaş hukuk devletinde "ülkenin özel koşulları" diye bir yalanın arkasına sığınılıp en doğal kişi hak ve özgürlükleri ihlal edilemez. Milli irade, demokratik ve sivil haklar ile hukuk ayaklar altına alınamaz. Devlet kurumlarının yeniden şekillendirilmesine dair toplum iradesine atfedilen önem demokrasilerin vazgeçilmeziyken, sivil topluma şekil verme hiçbir kurumun ne yetki, ne sorumluluk ne de haddi dahilindedir. Modern demokrasilerde herkes yerini bilir, haddini ve yetkisini aşana ya da ihlal edene, görevden almak dahil olmak üzere, gereken hukuki cevap anında verilir. Bir modern demokrasiyi ve gelişkin bir hukuk devletini hak eden toplumların entelektüel geçinenleri silahlı ya da silahsız atanmışların üzerlerine vazife olmayan konulardaki söylevlerine kulak asmaz. Hele hele bu tür söylevlere utanç verici müthiş bir yaranma ve yaltaklanma güdüsü ile övgü üzerine övgüler hiç düzmez. Modern toplumlar kendi atadıklarının düşünce ve yaşam tarzlarından dolayı kendilerinden hesap sormasına ve kendilerine şekil verme cüreti göstermesine asla müsaade etmez. Tam tersine daima atanmışlardan hesap sorma, onları şeffaflığa zorlama sorumluluğuyla hareket eder. Hukukun üstünlüğünü esas almış modern demokrasilerde siviller, yaptıkları hukuk çerçevesinde ve meşruysa, konumu ne olursa olsun hiçbir atanmışın tehdidini, hedef göstermesini ciddiye almaz. Bu tehditleri ciddiye almaza ama elbette gülüp geçmez de. Yaşadığı ülkenin demokratik bir hukuk devletine sahip olması için yüklendiği sorumluluğun ne kadar hayati olduğunun bir kez daha farkına varır. Görevinin sınırlarını ihlal ederek, içinden çıktığı toplumun bazı kesimlerini hedefe koymak suretiyle haddini aşan kendini bilmez atanmışlara verilecek en iyi karşılığın bu ülkenin gerçek bir demokratik hukuk devleti olması yönündeki sivil mücadeleye daha da hız vermek olduğunu gayet iyi bilir. Ordusunu kışlasında seven bu millet, kışlasına bir türlü sığamayanlara cevap vermesini de çok iyi bilir.
| |||
| Bülent Keneş | |||
16 Nisan 2009 Perşembe
| ||||||||
| | ||||||||
Döküman listelerinde, ailesinde türbanlı olan öğrencilere burs verilmediği saptandı... Ergenekon operasyonunun 12. dalgasında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin merkezi ve 26 şubesinde yapılan aramalarda ele geçirilen belgelerin incelemesi devam ediyor. ÇYDD ve Çağdaş Eğitim Vakfı'ndaki (ÇEV) dokümanlarda vatandaşlara ait fişleme bilgilerinin de bulunduğu ortaya çıktı. ÇYDD ve ÇEV'in hemen hemen tüm şubelerinde bulunan bu belgelere göre, burs verilecekler ve burs başvurusu yapılan vatandaşların yakınlarının araştırıldığı ortaya çıktı. Ailesi türbanlıya burs yok Doküman listelerinden elde edilen bilgilere göre, ailesinde türbanlı olan öğrencilere burs verilmediği saptandı. Bu fişlemelerin büyük kısmının ise Şener Eruygur'un kurduğu Cumhuriyet Çalışma Grubu tarafından yapıldığı iddia edildi. PKK'ya yakın dernekler ÇYDD'deki aramalarda el konulan dokümanların arasında bulunan bir belge de polisin dikkatini çekti. Derneğin bazı şubelerinden bölücü terör örgütü PKK'ya yakın dernek ve kuruluşların yöneticilerinin isim listeleri bulundu. Polisin yaptığı aramalarda ayrıca ÇEV Genel Başkanı Gülseven Yaşar'ın da özel arşivini ele geçirdi. Yapılan teknik takiplerde Yaşar'ın "Gözüm gibi baktığım özel arşivim var" demesi üzerine bu arşivin özellikle arandığı ve incelenmesinin sürdüğü açıklandı. Konuyla ilgili Bugün Gazetesi Yayın Yönetmeni Erhan Başyurt'un yazısı:
"Yarın öbür gün bizi de kapıya koyarlar" diyen, hata yapması için birçok insanın avuçlarını ovuşturarak beklediği bir savcı, elinde deliller yoksa bile bile bu kadar tepki çekecek bir adım atar mı? Sanki yargılanan Kardelen Projesi ya da verilen burslarmış gibi, abartılan tepkileri anlamak mümkün değil. Demokrat oldukları için kalemlerine büyük saygı duyulan, bazı isimler bile bu aşamada tökezlediler... Peki Prof. Saylan'ın başında bulunduğu ÇYDD'nin, burs verdiği öğrencileri fişlediği, bile bile ve bazen özellikle PKK yanlısı isimlere burs verdiği; şubelerin bulunduğu bazı illerde darbe çalışmaları için bürokrat ve yöneticileri fişleyip Şener Eruygur'a ilettiği, iktidarı devirmek amaçlı darbe çalışmalarına sivil toplum desteği verdiği ve hatta destek olduğu mitinglere burslu öğrencileri katılmaları için tehdit ettiği gibi çok ciddi iddialar ne olacak? Soruşturulmasın mı? ÇYDD sadece eğitim faaliyetlerinde bulunan bir dernek mi? Merak eden kendi internet sitesindeki duyurulara bir göz atsın... Cumhuriyet Mitinglerine destek çağrıları, Cumhurbaşkanı seçimlerini etkileme açıklamaları ve hatta son olarak CHP'nin başörtüsü açılımını kınayan bildiriler bile var. Üstelik hepsinin altında Prof. Saylan'ın imzası var. Türkiye'de bir darbe girişiminin ilk kez yargılandığı Ergenekon soruşturmasını, insan haklarına saygı ve hukuk kapsamında hareket ettiği halde bu şekilde yaralamak, Türkiye'nin demokratik hukuk devleti olabilmek için daha çok yol alması gerektiğini gösteriyor. (aktifhaber) | ||||||||